Roma – Napoli Gezi Notları (1/2)

Her ne kadar “Belgrad Gezi Notları” yazımı “Amsterdam notlarında görüşmek üzere.” diye bitirmiş olsam da; seyahat ettiğim bir sonraki ülke İtalya oldu. Belgrad yazısını yazarken kafayı Headhunterz‘ın bir konserine gitme fikrine takmıştım; bu sebeple de bir sonraki yurtdışı seyahatimi buna göre ayarlamayı düşünüyordum. Ancak her zaman söylediğim gibi planlar bizim kontrolümüz haricinde sürekli olarak değişiyor. İyi ki de öyle oluyor; çünkü 5 gün boyunca İtalya’da mükemmel zaman geçirdim!

İtalya ile ilgili bahsetmek istediğim çok fazla yer, olay, durum, detay olduğundan; tüm seyahati uzun ve okuması güç tek bir yazıda toplamaktan ziyade; Napoli ve Roma olarak ikiye bölüp anlatmayı tercih ettim. Okuduğunuz bu yazı çoğunlukla Napoli’yi anlatıyor. İkinci kısımda ise Roma ve gidilip görülmesi gereken tarihi ve yiyecek içecek mekanlarından bahsedeceğim.

Seyahat Planı

13 – 18 Ağustos tarihleri arasında toplam 5 gün sürecek İtalya seyahatimi, ilk iki günü Napoli’de geçirecek; kalan 3 günü ise Roma’da geçirecek şekilde planladım. Napoli’ye gitme sebebim çocukluğumda bir İngilizce öğretmenimin İtalya seyahatini anlattığından beri merak ettiğim Pompeii‘yi görmekti.

İtalya uçuşunu Pegasus ile Sabiha Gökçen’den Roma – Fuimicino Havaalanına yapacak; Roma – Napoli arasındaki seyahatimi ise tren ile yapacaktım. Tren biletlerini de Trenitalia’nın sitesi üzerinden, gidiş – dönüş olarak, daha seyahat başlamadan aldım.

Kalacak otel için Booking’den hem Roma hem de Napoli için otelleri önceden ayarladım.

Andiamo!

Sorunsuz bir uçuştan sonra, havaalanına indim. İlk başta dikkatimi çeken ve İtalya’nın geri kalanında da süreki olarak rastladığım olay şu oldu: sizi yönlendirmesi gereken tabelalar yetersiz. Çoğunlukla tabelalar sizi bir yere kadar götürdükten sonra, yol ayrımı gibi kritik noktalarda bir anda kaybolup sizi tek başınıza bırakıyorlar ve iç güdüleriniz ile yönünüzü bulmaya çalışıyorsunuz.

Bu sebeple benim birkaç gün geç de olsa fark ettiğim ve seyahatimi kurtaran uygulamayı daha hemen yazımın başında sizlerle paylaşmak istiyorum: Maps.me (iOS & Android) Maps.me bir offline harita uygulaması; internet erişiminiz olduğu bir yerde uygulamayı indirdikten sonra konum servisinizi açarak bulunduğunuz ülkenin verisini indirip istediğiniz her yere, herhangi bir internet erişimine gerek olmadan rahatlıkla gidebilirsiniz. İtalya – Lazio bölgesi için bu verinin büyüklüğü yaklaşık 44 MB civarındaydı. (NOT: Bilindiği üzere harita üzerinde konumunuzu bulmak GPS uyduları sayesinde mümkün olduğundan; herhangi bir internet erişimi gerektirmez.)

unnamed

Maps.me hayat kurtarır

Biraz sorarak, biraz da içgüdülerimi takip ederek havaalanından Roma – Termini İstasyonu’na kalkacak servislerin olduğu bölüme gidip biletimi aldım. Yaklaşık 40 dakikalık bir yolculuktan sonra Termini istasyonuna ulaştım.

İtalya’daki büyük istasyonlar aslında birer yaşam merkezine dönüşmüş durumda. Hem şehir içinde büyük AVM’ler yapmaya yer olmadığından; hem de tren istasyonları doğal olarak çok fazla insan çektiğinden; yiyecekten giyime her türlü markayı, istasyonların AVM kıvamındaki bölümlerinde bulabiliyorsunuz.

rome-termini-transport-station

Termini’de herşey bir arada

Termini’den metro ile otelimin bulunduğu Flaminio’ya gidip, ağır eşyalarımı bırakıp, sırt çantama birkaç giysi aldıktan sonra Napoli seyahatim için tekrar Termini’ye döndüm ve tren saatimi beklemeye başladım. İlk bomba maceramı da bu şekilde yaşadım.

Napoli’ye Premium Yolculuk

Yazının başında bahsettiğim gibi tren biletimi henüz Türkiye’deyken almıştım. Biletimi 2. sınıf trenden yaklaşık 11 Euro karşılığı aldım. Yolculuk 16:26‘da başlayıp; tahminen 2,5 saat sürecekti. Konfor veya zaman çok umrumda olmadığı için bu koşullardan memnundum. Termini’de guruldayan midemi oldukça lezzetli bir sandviç ile susturduktan sonra peronumun belli olacağı ekranı izlemeye koyuldum. Bir süre sonra Napoli 16:25 treni 8. perondan kalkacak olarak belirdi. Ben de 8. perona gittim ve beklemeye başladım. Bir süre sonra tren geldi ve içeri zıpladım.

Aslında şu anda düşününce çok fazla belirti olduğunu anlıyorum. Ancak gerek ilk günün verdiği heyecan, gerekse yorgunluk diyelim; biraz kafam dağılmıştı herhalde. Trene bindiğimde ilk fark ettiğim; arkadaşlarımın söylediklerinin aksine trenin inanılmaz derecede -hem içeriden hem de dışarıdan- lüks gözükmesiydi. Dışardan hyperloop’lardan gidebilecek bir görüntü sergilerken; içeride koltukların deriden olması; 11 Euro’luk bir tren için beni oldukça şaşırttı. Elimdeki bilette de sıra numaraları sayı şeklinde yazmasına rağmen, trendeki koltuk numara A-B-C-D şeklinde ilerliyordu. Ben de dolayısıyla bir yere oturup trenin kalkışını beklemeye başladım.

Bu sırada etrafımda boş koltuklar olmasına rağmen insanların ellerindeki biletlere baktıktan sonra; inatla gelip benim bulunduğum dörtlü koltuğa oturmalarına da bir anlam veremiyordum. Bir süre sonra anonslar başladı ve tepemdeki ekranda kalkış – varış zamanları ile güzergah gözükmeye başladı. Bu ekranda iki problem vardı:

  1. Roma’dan sonraki ilk durak Napoli gözüküyordu
  2. Kalkış – varış süresi arasındaki fark sadece 65 dakikaydı

Ben bunları düşünürken İngilizce anonstaki “fast train” lafını duymamla en sonunda ne olduğunu anladım! Yanlış trendeydim ve işin kötüsü nonstop, ultra-hızlı bir trene binmiştim!

700x300_frecce_daily_connection

Maalesef artık diğer treni de kaçırdığım için; bu trende kalıp, denetim olmaması için dua etmek başka bir çarem yoktu. Her ne kadar “bahtsız bedeviliği” ile ün salmış bir kişi olarak; duanın çok bir işe yaramayacağını bilsem de…

Sonuç olarak denetimci abimiz geldi ve gözümün yaşına bakmadan tamı tamına 94 Euroluk biletimi itina ile kesti. Bu olayın tek güzel yanı; yolculuğumun kalan kısmını ortalama 300 km/saat hızında, kafa rahatlığı ile tamamlamam ve Garibaldi istasyonuna ulaşmam oldu.

Halkın İçinden Bir Şehir: Napoli

Her ne kadar henüz Roma’da çok az zaman geçirmiş olsam da; Napoli’ye ilk ayak bastığımda hissettiğim Napoli’nin Roma’nın kargaşasından uzak; kafası çok daha rahat bir kent olduğuydu. Roma Taksim’se; Napoli Kadıköy’dü. Bizdendi; rahattı.

Metroya atlayıp, otelimin bulunduğu meydana gittim ve burdan yürüyerek otelime giriş yaptım. Bütün gün yolda olmanın verdiği yorgunluk ile biraz dinlendikten sonra Napoli’yi keşfetmek için gece dışarı çıktım.

names

Huzurlu şehir

Napoli’yi gezmek için hem sadece birkaç saatimin olması; hem de gece olması sebebiyle aklımda çok fazla yer kalmamış dürüst olmak gerekirse. Sadece sahildeki Castel Nuovo’nun muazzamlığını net bir biçimde hatırlıyorum.

IMAG0477

Castel Nuovo tüm görkemiyle Napoli kıyısında yükseliyor

Sahilde biraz yürüdükten sonra; otelimin olduğu meydana dönüp birşeyler içmeye karar verdim. Bu arada ana cadde üzerinde açık ve kalabalık bir pizzacı gördüm ve İtalya’daki ilk pizzamı, pizzanın doğduğu kent olan Napoli’de yemeye karar verdim. Tabi o anda bilemesem de; bu pizza İtalya’da yediğim en lezzetli pizzalardan biri olacaktı.

IMAG0480_1

İlk pizzam

Pizzamı yiyip, kendime geldikten sonra otelimin bulunduğu turistik sokakta birşeyler içmek için geri döndüm. Tabi dönüşüm gece geç saate denk geldiği için mekanlar oldukça kalabalıktı. Diğer bir ilginç konu ise açık havanın buram buram ot kokuyor olmasıydı. Napoli’deki gençler meydanlarda, herhangi bir yakalanma korkusu olmadan alenen ot içiyorlar.

Bir bira daha içtikten sonra odama döndüm ve ertesi günkü Pompeii maceramdan önce enerji depolamak için uykuya geçtim.

Tanrıların Cezalandırdığı Şehir: Pompeii

Ertesi sabah erkenden kalktım ve tekrar metro ile Garibaldi istasyonuna gidip buradan Pompei’ye bilet aldım. (NOT: Pompei kalıntıların etrafında 19. yüzyılda kurulan modern şehrin adı; Pompeii ise antik şehrin adıdır.)

Bilmeyenler için kısaca özet geçmek gerekirse; Pompeii MS 79 yılında patlayan Vezüv yanardağının lavları altında kalarak tamamen korunmuş bir antik kent. Şehrin en ilginç yanı ise; patlama sonrasında birçok insanın yanardağdan çıkan lavların ve küllerin altında kalarak taşlaşması ve günümüze kadar korunup kalmasıdır. Pompeii’nin günümüzde “ahlaksızlık” olarak değerlendirebilecek aktivitelerin merkezi haline geldiği için tanrılar tarafından cezalandırıldığı düşünülür.

IMAG0490

Pompeii’deki taşlaşmış bedenler

Pompei’ye indikten sonra antik kalıntılara düzgün bir şekilde yön gösteren (nadir de olsa oluyor!) tabelaları izleyerek ulaşabiliyorsunuz. Biletinizi aldıktan sonra içeri giriyorsunuz. İçeride size -belli bir ücret karşılığında- kalıntıların hikayesini İngilizce olarak anlatabilecek rehberler mevcut; ancak benim kalıntıları uzun uzadıya kadar gezecek zamanım olmadığından; kendim dolanmayı tercih ettim.

İçeri ilk girdiğinizde sizi amfi tiyatro karşılıyor. Akabinde ise farklı yönlere uzanan yollar mevcut; onlardan birini seçerek turunuza devam ediyorsunuz. Pompeii o kadar büyük ki; tüm kalıntıları tek tek gezmek isterseniz; tüm bir gününüzü bile burada harcayabilirsiniz. Dolayısıyla ben de lafı çok uzatmadan sözü resimlere bırakacağım:

Pompeii’de yeterince dolandıktan sonra; Napoli’ye dönüş için yola koyuldum. Ne hikmetse indiğim tren istasyonunu bir türlü bulamadığım için; dönüşte banliyö trenini kullanmak durumunda kaldım. Yaklaşık 1 saatlik bir yolculuktan sonra Garibaldi’ye ulaştım ve bu sefer birkaç kez kontrol ederek Napoli – Roma arası “ucuz” trenimi aramaya koyuldum. Tren geldikten sonra içeri girdim. Hem trenin iç & dış görünüşü, hem de yolcu profilinden bu sefer doğru trene bindiğimden emin oldum ve Roma’ya doğru yaklaşık 2,5 saatlik yolculuğuma başladım.

Bir önceki gün 94 Euro’yu çok pahalı bulmama rağmen; 2,5 saat sonra hızlı trenin bu ücretin her cent’ini hak ettiğini düşünerek “yavaş” trenimden indim ve otelimin yolunu tuttum.

Napoli’yi fethetmiş olsam da önümde halen İtalya’nın en ihtişamlı şehri Roma duruyordu. Asıl eğlence şimdi başlayacaktı.

Reklamlar

Hayallerin Peşinden Koşabilme Cesareti

Kendimi bildim bileli teknoloji ve yazılım konularıyla ilgiliyim. Bu ilgi çok küçük yaşlarda sürekli bilgisayar oyunları oynama isteği olarak; ortaokul döneminde web tasarımına merak olarak; lise zamanında “hacker”lık olarak; üniversite ve sonrasında ise genel olarak ileri teknolojiye merak olarak dışa vurdu kendini. Hayatımda bu kadar büyük bir yer kaplamasına rağmen; her zaman bir hobi olarak gördüğüm bir durumdu; hiç bir zaman bu hobiyi hayatımı kazanmak için kullanacağım bir araç olarak düşünmemiştim. İyi ki de düşünmemişim; belki öyle olsaydı hobim benim için zorunluluğa dönüşecekti ve şu ankinden farklı bir yerde olacaktım.

Şimdi biraz geri gidelim. 2014 Nisan’ında hayatımı belli bir düzene oturtmam gerektiğini düşünerek Turkcell TV’deki pozisyonumdan istifa ettim ve askere gittim. Asker dönüşünde birkaç ay tatil yaptım ve bu süre içerisinde sırf merakımdan başladığım kod yazma konusunda kendimi ilerlettim ve bir uygulama yazdım. Uygulama oldukça olumlu bir tepki ile karşılandı. Öyle ki Güney Afrika’dan ücretsiz olarak uygulamama tasarım yapmak isteyenler oldu. Bu basit, “premium” görünümlü tasarım ile uygulama çok daha büyük kitlelere ulaştı.

Bu arada Digiturk Pazarlama’da Ürün Yöneticisi olarak işe başladım. Gündüzleri Digiturk’te çalışırken akşamları ise kendime kod öğretmekle; uygulamama güncelleme çıkmakla geçiyordu.

Bu süre içerisinde aklımda bir fısıltı olarak başlayan bir soru ise giderek şiddetini ve tonunu arttırdı: Neden bu işi yapmıyorsun?

Çok uzun bir süre boyunca eğer böyle bir kariyer değişikliği yapmak istersem; artıları eksileri neler olur; gerekli yetkinlikleri elde etmek için maddi, manevi hangi fedakarlıklarda bulunmam gerekir diye kendi içimde muhakeme ettim. Açık konuşmak gerekirse çoğu zaman işin içinden de çıkamadım. Kariyer değişikliği, vaad ettikleri, yeni bir başlangıç yapmak kulağa çok heyecanlı ve romantik gelen şeyler; ancak bir yanda da buz gibi tedirgin edici bir gerçeklik var: kariyer değişikliğinin getirdiği büyük risk, yetkinliği elde etmek için yapılması gerekenlerin getireceği maddi yük ve kendi konfor alanının çok dışına çıkmak… Zaten millet olarak risk almak konusunda çekincemiz var; (Hofstede’ye selam olsun!) bir de bunun üzerine etrafımdaki hemen hemen herkesin “iyi şirkete kapağı atayım; maaşım garanti olsun” kafasında olması herhangi bir karar almamı iyiden iyiye zorlaştırdı.

Ancak bazen öyle bir an geliyor ki; insan kendi kendine şunu diyebiliyor: “Eğer bunu bugün yapmazsam; hayatım boyunca pişman olacağım.” Bunu gerçekten inanarak bir kez kendinize söyleyebildiğinizde; herşey o kadar açık ve net gözükmeye başlıyor; riskler o kadar kolay alınabilir gözüküyor ki… Ben de aynen bunu yaşadım. Eğer kendime bu şansı vermezsem bir ömür boyu “keşke” diyeceğim. Bunun farkındayım; bu sebeple artık karar vermiş bulunuyorum.

Şimdi önümde uzun bir araştırma süresi yatıyor. Kendime en uygun mobil uygulama dizayn/geliştirme programını seçip, uzun bir süreliğine yurtdışında gerekli eğitimi almayı düşünüyorum. Kanada ve Amerika’da süreleri 6 aydan 2 yıla kadar değişen programlar mevcut. Programların en güzel yanı ise;  mezun olduktan sonra kariyer danışma hizmetleri kapsamında bulundukları ülkelerdeki oyun stüdyolarında staj imkanları sağlıyor olmaları. İlk full-time iş deneyimini benzer bir şekilde Sabancı MBA’in kariyer danışmanlık hizmetleri sayesinde bulmuş biri için; bu son derece önemli. Yurtdışında iş bulmak çoğunlukla ilk başta bu şekilde şirketlerin “içine sızmakla” mümkün oluyor maalesef.

Bunları söylemekle beraber; hayatta her şey mümkün. Başarısız olmak da bunlardan biri. Kendimden elimden gelenden çok daha fazlasını yapacağım konusunda eminim; ama bazen bu bile yeterli olamayabiliyor. Böyle bir durum olursa; her zaman için kendi kariyerime dönüş yapabilirim ve bir sonraki gireceğim şirketin böyle bir maceraya atılışımı ve yurtdışı tecrübemi bir eksiklikten ziyade; pozitif bir durum olarak algılayacak ve artı haneme yazılacak bir durum olarak görecek bir şirket olmasını tercih ederim.

Yazının başında da söylediğim gibi; hayatım boyunca hobim olan teknoloji merakını hiç bir zaman hayatımı kazanacağım bir iş olarak görmemiştim; ancak biz kendi yolumuzu; kendimizden çok emin bir şekilde santim santim çizerken; hayat kenardan gülümsüyor ve çok küçük bir dokunuşla yıllardır var olan planları, hedefleri; bazen daha iyileri ile bazen ise daha kötüleriyle bir saniye içinde değiştiriyor. Bize düşen ise bu yeni yola kendimizi adapte edip, tekrardan çizmeye başlamak. Ta ki hayat tekrar gülümsemeye başlayana kadar…

bb5ea8f7ee377128fa1d08af2862fcae

Marvel’ın “Süper Kahraman Filmi Tarifi”nin Artık Kabak Tadı Vermiş Olması ve DC’nin Atağı

Eskiden süper kahraman filmleri, sadece bu karakterlerin ünlerini ve hayran kitlelerini kullanıp, ucuz yoldan para kazanmak için çekilirdi. 90’lardaki Batman filmleri bu duruma verilecek en güzel örnekler.

Batman & Robin filmi o kadar kötüydü ki, filmin yönetmeni Joel Schumacher daha sonradan hayranlardan özür diledi.

Batman & Robin filmi o kadar kötüydü ki, filmin yönetmeni Joel Schumacher daha sonradan hayranlardan özür diledi.

Neyse ki Marvel ve DC, aradan geçen zamanda hakkı verilerek ve gerçek bir prodüksiyon ile aslında çok daha kaliteli (=daha kazançlı) filmler yapılabileceğini fark etti. Bu sayede Batman Üçlemesi ve Iron Man (1. filmi tabi ki) gibi filmleri izleme fırsatı bulduk. Ancak, özellikle Marvel o kadar iyi bir “film tarifi” hazırladı ki; son yıllarda bu tarifi neredeyse hiç değiştirmeden, birbirinin çok benzeri filmler yaparak milyarlarca dolar kazandı. Buraya kadar her şey iyi ve güzel; ama maalesef bir sorun var: bu tarif ile hazırlanan filmler son derece tahmin edilebilir bir hal aldı ve daha da önemlisi artık kabak tadı verdi.

Avengers Marvel'ın en başarılı filmleri arasında

Avengers Marvel’ın en başarılı filmleri arasında.

Peki ama Marvel’ın Efsanevi “Süper Kahranaman Tarifi” Nedir?
Aslında tarif gayet basit; bi’ Coca-Cola tarifi değil. Buyrun:

– Hollywood’un en ünlü (sadece aktörlük anlamında değil, aynı zamanda en güzel ve yakışıklı) aktörlerinden bir avuç,
– İnsanı hayrete düşüren ve “Vay anasını” dedirten görsel efektlerden bir büyük su bardağı,
– Filmin en stresli ve keşmekeş zamanlarında yapılan ince espirilerden bir çay kaşığı,
– Zoraki ve imkansız aşklardan bir çorba kaşığı,
– Fragmanlarda çetin ceviz anti-kahraman olarak gözüken; ancak filmin ilk 15 dakikasında ne kadar laçka olduğu ortaya çıkan düşmanlardan bir küçük su bardağı,
– Her türlü modern ve geleneksel (içerik) pazarlama tekniklerinden bir kazan,

İşte bu! İzlediğiniz herhangi bir Marvel filmini düşünün; hangisi bu kriterlere uymuyor?

Marvel bu kriterleri kullanarak, farklı senaryolara sahip; ama aslında özünde ve tonunda aynı olan klon filmler üretmeye başladı ve artık bu, izleyecilerin de yavaş yavaş dikkatini çekmiş olmalı ki Yenilmezler: Ultron Çağı (Avengers: Age of Ultron) ilk Yenilmezler filmi kadar bir yaygara koparamadı. Evet, hala filmi izlerken keyif alıyorum; eğleniyorum; fakat filmden çıktıran sonra film ile ilgili hiç bir şey aklımda kalmıyor maalesef. Beynimde sadece “Marvel” filmi diye kodlanıyor.

Bir yandan ise, madalyonun DC yüzünde çok daha farklı ve güzel şeyler oluyor aslında.

Daha fazla övmeden şunu söyleyeyim; Batman vs Superman filmine karşı çok derin bir önyargı besliyorum. Bunun sebebi ise hem, Henry Cavill’in oynadığı bir önceki Superman filmini (Man of Steel) beğenmemiş olmam ve Ben Affleck’in filmin ilk fragmanında sesini Christian Bale gibi pes bir şekilde çıkarmaya çalışmasının büyük etkisi var. Tabi ki izlemeden asla kesin bir yorum yapamam. Dolayısıyla heyecanım bu filmden ötürü değil.

Beni asıl meraklandıran ve umutlandıran film 2016’da izleme fırsatına erişeceğimiz Suicide Squad. Kısa bir süre önce film ile ilgili ilk görüntüler gelmeye başladı ve itiraf etmeliyim ki bayıldım. Jared Leto’nun Joker olarak görüntüsü, Margot Robbie’nin Harley Quinn’e cuk diye oturması ve Will Smith’in Deadshot olarak tanıyamadığımız hali… Sırf bu görüntülerden bile filmin tonunun herhangi bir Marvel filmine göre çok daha karanlık olacağı belli. Hatta şu şekilde sınıflandırmakta bir sıkıntı görmüyorum: “Yetişkinler için Süper Kahraman Filmi”

Margot Robbie = Harley Quinn

Margot Robbie = Harley Quinn

Peki, DC Marvel’ın bu süper tarifinden tamamen farklı mı davranıyor? Tabi ki hayır. Örneğin; “Hollywood’un en ünlü aktörlerinden bir avuç” maddesini kendileri de hali hazırda kullanıyorlar ve “İnsanı hayrete düşüren ve “Vay anasını” dedirten görsel efektlerden bir büyük su bardağı” maddesini de kullanacaklarını varsaymak çok da yanlış olmaz. Bunların haricinde ne yapacakları önemli. Örneğin, gerçekten hem tırsıp, hem de sevebileceğimiz Heath Ledger Joker’i gibi bir Joker yaratmayı başarabilecekler mi? Veya senaryo ile bizi Kara Şövalye’de olduğu gibi, ağzımız bir karış açık sinemadan uğurlayabilecekler mi?

Hepsini 2016’da göreceğiz. Hamle sırası sende DC.

Bunca Zamandır Neden Yazmıyorum?

Arkadaşlar herkese tekrar merhaba,

En son yazımı bundan yaklaşık 6 ay önce yazmışım. (3 Mayıs 2014)

Peki bunca zamandır neden herhangi bir yazı yazmadım? 

Bu süre zarfında askerdeydim. 5 Mayıs 2014 günü Kastamonu’ndaki er acemi birliğime katılış yaptım ve 21 Ekim’de, usta birliğim olan Bingöl Kiğı 2. Jandarma Komando Alayı’ndan terhis oldum.

İyi de bunu neden blogda paylaşmamıştım? 

Bu konuyu blogda son sticky olacak bir yazı şeklinde paylaşmayı düşündüm; ancak 4 Mayıs gecesine kadar Süper Uzaylılar’ın bir versiyonunu yetiştirmeye çalışıyordum. Hatta o akşam Google Play’e yükledim ve versiyonun canlıya alındığını ancak ertesi gün acemi birliğime katılmaya giderken yolda telefondan öğrenebildim.

Bu konuyu aradan çıkardığımıza göre artık eski konularımıza, ilgi alanlarımıza dönebiliriz.

Tekrar hoşgeldiniz

Gittigidiyor, Sahibinden Gibi E-Ticaret Sitelerinden Ürün Kodu (CD-Key) Almanın Riskleri

Yazıya başlamadan önce Gittigidiyor ve Sahibinden’de hem satış, hem de satın alma yapmış aktif bir kullanıcı olduğumu söylemem gerekir. Bu sitelerden yaptığım yaklaşık 20 küsür işlemin çoğunu herhangi bir problem ile karşılaşmadan tamamladım; küçük bir kısmında ise kargo şirketinden kaynaklanan; sitelerin herhangi bir kusurları bulunmayan olaylarla karşılaştım. Yani genel olarak bu sitelerden memnundum… Ta ki bir Gittigidiyor kullanıcısı tarafından dolandırılmama ve şirketin bu konuda bana herhangi bir çözüm sunamamasına kadar.

Piyasaya çıkan ve büyük ses getirmesi beklenen MMO’ları alıp kendim denemek ve ondan önce gelen MMO’lar ile karşılaştırmak gibi bir hobim var. Şu zamana kadar AION, Star Wars: The Old Republic, Rift, Lord of the Rings Online gibi oyunları uzun denebilecek süreler kadar oynadım. Son olarak 2012 senesinde çıkan Guild Wars 2’yi Gittigidiyor üzerinden almıştım. Arşivci bir yanım olmadığı ve sabırsız bir insan olduğum için (ve tabi daha da ucuz olduğunu düşünürsek) oyunu kutulu almak yerine sadece ürün kodunu (cd-key) almıştım. Ürün kodunun elime ulaşmasında veya oyunu kurup başlatma konusunda herhangi bir problem yaşamadım ve oyunu yaklaşık iki ay boyunca sorunsuz olarak oynadım. Daha sonra başka nedenlerden dolayı oyunu bıraktım. Geçenlerde oyuna yeni bir içerik yaması geldiğini öğrendiğimde, oyuna tekrar bir şans vermeyi düşündüm. Hemen oyunun yüklemeye başladım ve giriş yapmak için e-posta ve şifremi girdim. İşte sürpriz burada başladı. Hesabım bloklanmıştı.

Daha önceden de, başka MMO’larda böyle haksız bloklamalara maruz kaldığım için hemen Guild Wars 2’nin yapımcısı ArenaNet’in destek e-posta adresine bir e-posta attım. Bana dönüş yaptıklarında oyuna kaydolduğum ürün kodunun sahte veya çalıntı bir kredi kartı ile satın alındığını, gelen şikayet üzerine bu kodların iptal edildiğini söylediler. Kodu bir alışveri sitesinden aldığımı belirttiysem de hesabı tekrar açamayacaklarını, süresiz olarak iptal edildiğini söylediler.

Doğal olarak ben de Gittigidiyor’un destek e-posta adresine konu ile ilgili maduriyetimi bildiren bir e-posta yolladım. Gittigidiyor temsilcisi ise bahsi geçen satıcının en son iki ay önce aktif olduğunu, dilersem iletişim adresini benimle paylaşabileceklerini söyledi. Bu herhalde bir alışveris sitesi tarafından mağdur bir kullanıcıya söylenebilecek en saçma şeydir.

Ben neden sahte veya çalıntı kredi kartı ile aldığı ürünü satan bir insanla direkt muhattap olayım? “Güvenli E-Ticaret” kapsamında ürün satışından kesilen %10’lık komisyon bu tip durumlarda sorunları Gittigidiyor’un halletmesi için kesilmiyor mu? Eğer böyle bir durumda satıcının peşine ben düşeceksem; zaten gider internette yer alan herhangi bir forumdan alırdım bu kodu, %10 daha pahalı olan Gittigidiyor’dan değil!

Sonuç olarak böyle bir durum karşısında hiç de hoşuma gitmeyen bir şekilde çaresiz kaldığım için Gittigidiyor ve benzeri (kullanıcılarının üzerinden satış yaptığı) e-ticaret sitelerinden sanal ürün alışverişi yapmama kararı aldım.

Peki internetten ürün kodu almak istiyorsak ne yapmamız gerekli? Öncelikle alışverişinizi bu konuda uzmanlaşmış sitelerden yapmanızı tavsiye ederim. Bu konuda yerel olarak çalışan en bilindik site herhalde Gamer-Market‘tir. Birkaç yıl önce Gamer-Market’ten Cataclysm’i almış ve PTT havalesi ile gün içinde ürün koduma ulaşmıştım. Gamer-Market çeşitli ödeme yöntemleri sunarak, alışverişi rahat yapmanızı da sağlıyor.

Yurtdışı firmalarında ise benim tercihim Offgamers. Siteden şu zamana kadar 4-5 alışverişte bulundum; bir kere gelen kodda bir problem yaşadım ve o da gün içinde çözüldü. Üstelik sitede bir sadakat sistemi de bulunuyor; yani ürün kodu aldıkça puan biriktiriyorsunuz; bu puanları daha sonra tekrar kod vs. almakta kullanabiliyorsunuz.

Eğer illaki Gittigidiyor ve benzeri sitelerden alışveriş yapmanız gerekiyorsa, satan kullanıcının aldığı yorumlara, ne kadardır satış yaptığına bakmanızda fayda var. Ayrıca küçük bir ortalama hesabıyla ürünün ne kadara satıldığını da hesaplamanızı tavsiye ederim. Eğer ürün ortalama 100 TL civarında satılıyor; ancak bir kullanıcı tarafından 60-70 liraya satılıyorsa; bu satıcıya temkinli yaklaşmanızı tavsiye ederim.

Ürün kodları, hem fiyat hem de hız bakımından avantajlı olduklarından biz oyuncular tarafından çok hızlı bir şekilde kabul gördü ve kullanılmaya başladı. Dijital dağıtımın önem kazanması ile hayatımıza daha çok girecekleri de muhakkak. Dolayısıyla bu kodları her zaman bildiğimiz, güvendiğimiz ve en önemlisi bir problem yaşamamız takdirinde bize yardımcı olacak, yüzüstü bırakmayacak yerlerden almakta her zaman için fayda var.