Roma – Napoli Gezi Notları (1/2)

Her ne kadar “Belgrad Gezi Notları” yazımı “Amsterdam notlarında görüşmek üzere.” diye bitirmiş olsam da; seyahat ettiğim bir sonraki ülke İtalya oldu. Belgrad yazısını yazarken kafayı Headhunterz‘ın bir konserine gitme fikrine takmıştım; bu sebeple de bir sonraki yurtdışı seyahatimi buna göre ayarlamayı düşünüyordum. Ancak her zaman söylediğim gibi planlar bizim kontrolümüz haricinde sürekli olarak değişiyor. İyi ki de öyle oluyor; çünkü 5 gün boyunca İtalya’da mükemmel zaman geçirdim!

İtalya ile ilgili bahsetmek istediğim çok fazla yer, olay, durum, detay olduğundan; tüm seyahati uzun ve okuması güç tek bir yazıda toplamaktan ziyade; Napoli ve Roma olarak ikiye bölüp anlatmayı tercih ettim. Okuduğunuz bu yazı çoğunlukla Napoli’yi anlatıyor. İkinci kısımda ise Roma ve gidilip görülmesi gereken tarihi ve yiyecek içecek mekanlarından bahsedeceğim.

Seyahat Planı

13 – 18 Ağustos tarihleri arasında toplam 5 gün sürecek İtalya seyahatimi, ilk iki günü Napoli’de geçirecek; kalan 3 günü ise Roma’da geçirecek şekilde planladım. Napoli’ye gitme sebebim çocukluğumda bir İngilizce öğretmenimin İtalya seyahatini anlattığından beri merak ettiğim Pompeii‘yi görmekti.

İtalya uçuşunu Pegasus ile Sabiha Gökçen’den Roma – Fuimicino Havaalanına yapacak; Roma – Napoli arasındaki seyahatimi ise tren ile yapacaktım. Tren biletlerini de Trenitalia’nın sitesi üzerinden, gidiş – dönüş olarak, daha seyahat başlamadan aldım.

Kalacak otel için Booking’den hem Roma hem de Napoli için otelleri önceden ayarladım.

Andiamo!

Sorunsuz bir uçuştan sonra, havaalanına indim. İlk başta dikkatimi çeken ve İtalya’nın geri kalanında da süreki olarak rastladığım olay şu oldu: sizi yönlendirmesi gereken tabelalar yetersiz. Çoğunlukla tabelalar sizi bir yere kadar götürdükten sonra, yol ayrımı gibi kritik noktalarda bir anda kaybolup sizi tek başınıza bırakıyorlar ve iç güdüleriniz ile yönünüzü bulmaya çalışıyorsunuz.

Bu sebeple benim birkaç gün geç de olsa fark ettiğim ve seyahatimi kurtaran uygulamayı daha hemen yazımın başında sizlerle paylaşmak istiyorum: Maps.me (iOS & Android) Maps.me bir offline harita uygulaması; internet erişiminiz olduğu bir yerde uygulamayı indirdikten sonra konum servisinizi açarak bulunduğunuz ülkenin verisini indirip istediğiniz her yere, herhangi bir internet erişimine gerek olmadan rahatlıkla gidebilirsiniz. İtalya – Lazio bölgesi için bu verinin büyüklüğü yaklaşık 44 MB civarındaydı. (NOT: Bilindiği üzere harita üzerinde konumunuzu bulmak GPS uyduları sayesinde mümkün olduğundan; herhangi bir internet erişimi gerektirmez.)

unnamed

Maps.me hayat kurtarır

Biraz sorarak, biraz da içgüdülerimi takip ederek havaalanından Roma – Termini İstasyonu’na kalkacak servislerin olduğu bölüme gidip biletimi aldım. Yaklaşık 40 dakikalık bir yolculuktan sonra Termini istasyonuna ulaştım.

İtalya’daki büyük istasyonlar aslında birer yaşam merkezine dönüşmüş durumda. Hem şehir içinde büyük AVM’ler yapmaya yer olmadığından; hem de tren istasyonları doğal olarak çok fazla insan çektiğinden; yiyecekten giyime her türlü markayı, istasyonların AVM kıvamındaki bölümlerinde bulabiliyorsunuz.

rome-termini-transport-station

Termini’de herşey bir arada

Termini’den metro ile otelimin bulunduğu Flaminio’ya gidip, ağır eşyalarımı bırakıp, sırt çantama birkaç giysi aldıktan sonra Napoli seyahatim için tekrar Termini’ye döndüm ve tren saatimi beklemeye başladım. İlk bomba maceramı da bu şekilde yaşadım.

Napoli’ye Premium Yolculuk

Yazının başında bahsettiğim gibi tren biletimi henüz Türkiye’deyken almıştım. Biletimi 2. sınıf trenden yaklaşık 11 Euro karşılığı aldım. Yolculuk 16:26‘da başlayıp; tahminen 2,5 saat sürecekti. Konfor veya zaman çok umrumda olmadığı için bu koşullardan memnundum. Termini’de guruldayan midemi oldukça lezzetli bir sandviç ile susturduktan sonra peronumun belli olacağı ekranı izlemeye koyuldum. Bir süre sonra Napoli 16:25 treni 8. perondan kalkacak olarak belirdi. Ben de 8. perona gittim ve beklemeye başladım. Bir süre sonra tren geldi ve içeri zıpladım.

Aslında şu anda düşününce çok fazla belirti olduğunu anlıyorum. Ancak gerek ilk günün verdiği heyecan, gerekse yorgunluk diyelim; biraz kafam dağılmıştı herhalde. Trene bindiğimde ilk fark ettiğim; arkadaşlarımın söylediklerinin aksine trenin inanılmaz derecede -hem içeriden hem de dışarıdan- lüks gözükmesiydi. Dışardan hyperloop’lardan gidebilecek bir görüntü sergilerken; içeride koltukların deriden olması; 11 Euro’luk bir tren için beni oldukça şaşırttı. Elimdeki bilette de sıra numaraları sayı şeklinde yazmasına rağmen, trendeki koltuk numara A-B-C-D şeklinde ilerliyordu. Ben de dolayısıyla bir yere oturup trenin kalkışını beklemeye başladım.

Bu sırada etrafımda boş koltuklar olmasına rağmen insanların ellerindeki biletlere baktıktan sonra; inatla gelip benim bulunduğum dörtlü koltuğa oturmalarına da bir anlam veremiyordum. Bir süre sonra anonslar başladı ve tepemdeki ekranda kalkış – varış zamanları ile güzergah gözükmeye başladı. Bu ekranda iki problem vardı:

  1. Roma’dan sonraki ilk durak Napoli gözüküyordu
  2. Kalkış – varış süresi arasındaki fark sadece 65 dakikaydı

Ben bunları düşünürken İngilizce anonstaki “fast train” lafını duymamla en sonunda ne olduğunu anladım! Yanlış trendeydim ve işin kötüsü nonstop, ultra-hızlı bir trene binmiştim!

700x300_frecce_daily_connection

Maalesef artık diğer treni de kaçırdığım için; bu trende kalıp, denetim olmaması için dua etmek başka bir çarem yoktu. Her ne kadar “bahtsız bedeviliği” ile ün salmış bir kişi olarak; duanın çok bir işe yaramayacağını bilsem de…

Sonuç olarak denetimci abimiz geldi ve gözümün yaşına bakmadan tamı tamına 94 Euroluk biletimi itina ile kesti. Bu olayın tek güzel yanı; yolculuğumun kalan kısmını ortalama 300 km/saat hızında, kafa rahatlığı ile tamamlamam ve Garibaldi istasyonuna ulaşmam oldu.

Halkın İçinden Bir Şehir: Napoli

Her ne kadar henüz Roma’da çok az zaman geçirmiş olsam da; Napoli’ye ilk ayak bastığımda hissettiğim Napoli’nin Roma’nın kargaşasından uzak; kafası çok daha rahat bir kent olduğuydu. Roma Taksim’se; Napoli Kadıköy’dü. Bizdendi; rahattı.

Metroya atlayıp, otelimin bulunduğu meydana gittim ve burdan yürüyerek otelime giriş yaptım. Bütün gün yolda olmanın verdiği yorgunluk ile biraz dinlendikten sonra Napoli’yi keşfetmek için gece dışarı çıktım.

names

Huzurlu şehir

Napoli’yi gezmek için hem sadece birkaç saatimin olması; hem de gece olması sebebiyle aklımda çok fazla yer kalmamış dürüst olmak gerekirse. Sadece sahildeki Castel Nuovo’nun muazzamlığını net bir biçimde hatırlıyorum.

IMAG0477

Castel Nuovo tüm görkemiyle Napoli kıyısında yükseliyor

Sahilde biraz yürüdükten sonra; otelimin olduğu meydana dönüp birşeyler içmeye karar verdim. Bu arada ana cadde üzerinde açık ve kalabalık bir pizzacı gördüm ve İtalya’daki ilk pizzamı, pizzanın doğduğu kent olan Napoli’de yemeye karar verdim. Tabi o anda bilemesem de; bu pizza İtalya’da yediğim en lezzetli pizzalardan biri olacaktı.

IMAG0480_1

İlk pizzam

Pizzamı yiyip, kendime geldikten sonra otelimin bulunduğu turistik sokakta birşeyler içmek için geri döndüm. Tabi dönüşüm gece geç saate denk geldiği için mekanlar oldukça kalabalıktı. Diğer bir ilginç konu ise açık havanın buram buram ot kokuyor olmasıydı. Napoli’deki gençler meydanlarda, herhangi bir yakalanma korkusu olmadan alenen ot içiyorlar.

Bir bira daha içtikten sonra odama döndüm ve ertesi günkü Pompeii maceramdan önce enerji depolamak için uykuya geçtim.

Tanrıların Cezalandırdığı Şehir: Pompeii

Ertesi sabah erkenden kalktım ve tekrar metro ile Garibaldi istasyonuna gidip buradan Pompei’ye bilet aldım. (NOT: Pompei kalıntıların etrafında 19. yüzyılda kurulan modern şehrin adı; Pompeii ise antik şehrin adıdır.)

Bilmeyenler için kısaca özet geçmek gerekirse; Pompeii MS 79 yılında patlayan Vezüv yanardağının lavları altında kalarak tamamen korunmuş bir antik kent. Şehrin en ilginç yanı ise; patlama sonrasında birçok insanın yanardağdan çıkan lavların ve küllerin altında kalarak taşlaşması ve günümüze kadar korunup kalmasıdır. Pompeii’nin günümüzde “ahlaksızlık” olarak değerlendirebilecek aktivitelerin merkezi haline geldiği için tanrılar tarafından cezalandırıldığı düşünülür.

IMAG0490

Pompeii’deki taşlaşmış bedenler

Pompei’ye indikten sonra antik kalıntılara düzgün bir şekilde yön gösteren (nadir de olsa oluyor!) tabelaları izleyerek ulaşabiliyorsunuz. Biletinizi aldıktan sonra içeri giriyorsunuz. İçeride size -belli bir ücret karşılığında- kalıntıların hikayesini İngilizce olarak anlatabilecek rehberler mevcut; ancak benim kalıntıları uzun uzadıya kadar gezecek zamanım olmadığından; kendim dolanmayı tercih ettim.

İçeri ilk girdiğinizde sizi amfi tiyatro karşılıyor. Akabinde ise farklı yönlere uzanan yollar mevcut; onlardan birini seçerek turunuza devam ediyorsunuz. Pompeii o kadar büyük ki; tüm kalıntıları tek tek gezmek isterseniz; tüm bir gününüzü bile burada harcayabilirsiniz. Dolayısıyla ben de lafı çok uzatmadan sözü resimlere bırakacağım:

Pompeii’de yeterince dolandıktan sonra; Napoli’ye dönüş için yola koyuldum. Ne hikmetse indiğim tren istasyonunu bir türlü bulamadığım için; dönüşte banliyö trenini kullanmak durumunda kaldım. Yaklaşık 1 saatlik bir yolculuktan sonra Garibaldi’ye ulaştım ve bu sefer birkaç kez kontrol ederek Napoli – Roma arası “ucuz” trenimi aramaya koyuldum. Tren geldikten sonra içeri girdim. Hem trenin iç & dış görünüşü, hem de yolcu profilinden bu sefer doğru trene bindiğimden emin oldum ve Roma’ya doğru yaklaşık 2,5 saatlik yolculuğuma başladım.

Bir önceki gün 94 Euro’yu çok pahalı bulmama rağmen; 2,5 saat sonra hızlı trenin bu ücretin her cent’ini hak ettiğini düşünerek “yavaş” trenimden indim ve otelimin yolunu tuttum.

Napoli’yi fethetmiş olsam da önümde halen İtalya’nın en ihtişamlı şehri Roma duruyordu. Asıl eğlence şimdi başlayacaktı.

Reklamlar

date=”10.03.2016″ destination=”New York City”

En son yazımda hayatımla ilgili verdiğim önemli bir karardan; kariyer değişikliğimden ve bunun getirdiği belirsizlikten bahsetmiş; programlama alanında alacağım eğitim için önümde uzunca bir araştırma süreci olduğunu yazmıştım.

21.07.2016 tarihi itibariyle aldığım kabul mailiyle araştırma süreci tamamlanmış; bu “belirsizlik sisi” biraz aralanmış bulunuyor: 3 Ekim tarihinde, New York’ta “Android Development Immersive” programına başlıyorum!

Sayısız Olasılık: Eğitim Kurumları, Programlar ve Ülkeler/Şehirler

İnsanın kendine tamamen yeni bir şeye başlarken yaşadığı en büyük problem kuşkusuz bilgisizlik ve kararsızlık. Kariyer değişikliği konusunda kararlı olmama rağmen; programlamanın hangi kısmı üzerine eğitim almam gerektiği konusunda tabiri caizse “cahildim”. Programlama da; kullanılan diller açısından kendi içinde onlarca alt kırılıma ayrıldığından; kendime en uygun dalı bulmak çok da kolay olmadı.

Bunun üzerine bir de hangi seviyede bir programa katılmak gerektiği, (BS, MS, sertifika vs.) eğitim ücreti, hangi ülke/şehirde hayat masraflarının en uygun olduğu ve mezuniyet sonrası hangi ülke/şehirde iş bulma olasılığının en yüksek olduğu gibi parametreleri de eklediğimizde iş içinden çıkılmaz bir hal alıyor.

Bu durumda benim yaptığım ise; diğer tüm faktörleri denklem dışında bırakıp öncelikli olarak ne yapmak istediğimi belirlemek oldu. Tüm bu kariyer değişikliğini uygulama geliştirmek için yapıyordum; dolayısıyla çoğunlukla uygulama geliştirme üzerine odaklanmış bir program benim için en uygunu olacaktı. Bu kararı verdikten sonra ise hangi dili öğrenmek istediğimiz sorunu çıkıyor karşımıza. Neyseki buradaki seçim çok daha kolay ve limitli: Android üzerine odaklanmak istiyorsanız Java & XML, iOS üzerine odaklanmak istiyorsanız ise Swift öğrenmeniz gerekiyor. Uygulamalarımın ilk versiyonlarını hep Android’de çıkardığım ve Android üzerine çalışmak -nedense- hep daha az yorucu geldiği için; burada biraz daha duygusal bir karar ile Android üzerine yoğunlaşmayı seçtim. (2015 verilerine göre Dünya genelinde aktif olarak kullanılan 1.4 milyar Android cihaz bulunması da bu romantik kararımı bir miktar etkilemiş olabilir.)

Android_Logo_09

Geriye kalan; kendime maddi açıdan uygun, yaşamak isteyeceğim bir ülkede; iyi bir eğitim kurumu bulmak oldu ki; bu bölüm en can sıkıcı geçen kısımdı diyebilirim.

Araştırmalarıma ilk başladığımda en çok hoşuma giden program Vancouver – Kanada’da bulunan Vancouver Film School’un sunduğu “Programming for Games, Web + Mobile”  sertifika programıydı. Ancak hem programın ücreti, hem de programın birbiriyle çok alakası olmayan birden çok niş konuyu paketleyip sunması sebebiyle; bir süre sonra bu seçenek aklımdan çıktı. Bu aşamadan sonra ne kadar eğitim kurumu, program araştırdığımı gerçekten bilemiyorum; ancak hiçbiri gerçek anlamda içime sinmedi. Ta ki General Assembly’ye rastlayana kadar…

General Assembly, New York City

General Assembly programlama, kullanıcı deneyimi & dizayn, pazarlama vb. konularda eğitim veren, 2011 yılında hayatına start-up olarak başlamış; ancak aldığı yatırımlar ile dünya genelinde farklı ülke ve lokasyonlarda merkezler açarak hızlıca büyümüş bir eğitim şirketi. Daha detaylı bilgi isteyenleri şuraya alalım.

generalassembly-open-graph

General Assembly’nin benim için en “seksi” yanı ise; Android eğitim müfredatının tamamiyle Google ile birlikte oluşturulması ve bu sebeple Google onaylı nadir eğitim merkezlerinden biri olması. Bu, hem alacağım eğitimin güncelliğinin ve kalitesinin bir garantisi, hem de daha sonra staj/iş ararken “etiket” değeri yüksek bir özellik.

general-assembly-04

General Assembly New York Ofisi

Kabul Süreci

Eğitim paralı olunca; insan genelde “paraya basar girerim” gibi komik ve gerçek dışı bir yanılgıya düşebiliyor; ancak daha önce Sabancı MBA’ye kabul edilirken de gördüğüm üzere; sadece maddi anlamda eğitim masrafını karşılayabiliyor olmak, kursta yerinizi garantilemek için yeterli olmaktan çok uzak. General Assembly programa katılımcı sayısını sınırlı tuttuğu için sizi bir dizi mülakata sokuyor:

  1. Telefon mülakatı
  2. Programlama ödevi
  3. Görüntülü mülakat

Telefon mülakatı daha “soft” geçen; karşınızdaki arkadaşın; neyi neden ve gerçekten ne kadar istediğinizi tartıp anlamaya çalıştığı bir mülakat.

Bu mülakatı geçtiğiniz takdirde size bir programlama ödevi veriliyor. Burada “Ben programlama bilmiyorum; neyi nasıl yapacağım?” tarzı bir endişe kapılmaya gerek yok; çünkü ödevden önce yaklaşık 4-5 saat süren bir html & css eğitim sürecinden geçiyorsunuz ve ödev olarak, istenilen özelliklerde bir web sayfası kodluyorsunuz. Buradaki amacın sizin kodlama yaparkenki tarzınızı ve entellektüel merakınızı anlamak olduğunu düşünüyorum; yoksa kimse sizin ne kadar optimize kod yazdığınız veya sitenin dizaynı tarzı detaylara girmiyor.

Web sayfanızın kodunun beğenilmesi durumunda son olarak Skype veya Google Hangout üzerinden görüntülü mülakat yapılıyor. Bu mülakatta da sayfanızın kodu ile ilgili detaylı sorular ve “Sayfayı daha da geliştirecek olsanız neler yapardınız?” tarzı sorular yer alıyor. Bu aşamayı başarılı bir şekilde atlatabilirseniz; General Assembly’den resmi kabul mailinizi ve sonrasındaki süreci içeren bir mail alıyorsunuz.

Bundan Sonrası

Şu anda programla ilgili gerekli legal dokümanları dolduruyorum. Akabinde ise kalacak yer ve vize işlemleri ile uğraşacağım. Kalacak yer için General Assembly’nin önerdiği “adult dorm” konseptinde yerler mevcut; ancak orası olmazsa Airbnb’de uzunca bir araştırma süreci beni bekliyor demektir.

Yazının başında da söylediğim gibi; “belirsizlik sisi” artık yavaş yavaş çözülmeye başlıyor. Sonunda içime sinen bir program bulduğum ve buradan da kabul aldığım için gerçekten çok mutlu ve heyecanlıyım. Bundan sonraki süreçte de yaşadıklarım ve tecrübelerimle ilgili yazılar yazacağım.

Başka yazılarda görüşmek üzere…

gty_new_york_city_jef_130409_wmain

Hayallerin Peşinden Koşabilme Cesareti

Kendimi bildim bileli teknoloji ve yazılım konularıyla ilgiliyim. Bu ilgi çok küçük yaşlarda sürekli bilgisayar oyunları oynama isteği olarak; ortaokul döneminde web tasarımına merak olarak; lise zamanında “hacker”lık olarak; üniversite ve sonrasında ise genel olarak ileri teknolojiye merak olarak dışa vurdu kendini. Hayatımda bu kadar büyük bir yer kaplamasına rağmen; her zaman bir hobi olarak gördüğüm bir durumdu; hiç bir zaman bu hobiyi hayatımı kazanmak için kullanacağım bir araç olarak düşünmemiştim. İyi ki de düşünmemişim; belki öyle olsaydı hobim benim için zorunluluğa dönüşecekti ve şu ankinden farklı bir yerde olacaktım.

Şimdi biraz geri gidelim. 2014 Nisan’ında hayatımı belli bir düzene oturtmam gerektiğini düşünerek Turkcell TV’deki pozisyonumdan istifa ettim ve askere gittim. Asker dönüşünde birkaç ay tatil yaptım ve bu süre içerisinde sırf merakımdan başladığım kod yazma konusunda kendimi ilerlettim ve bir uygulama yazdım. Uygulama oldukça olumlu bir tepki ile karşılandı. Öyle ki Güney Afrika’dan ücretsiz olarak uygulamama tasarım yapmak isteyenler oldu. Bu basit, “premium” görünümlü tasarım ile uygulama çok daha büyük kitlelere ulaştı.

Bu arada Digiturk Pazarlama’da Ürün Yöneticisi olarak işe başladım. Gündüzleri Digiturk’te çalışırken akşamları ise kendime kod öğretmekle; uygulamama güncelleme çıkmakla geçiyordu.

Bu süre içerisinde aklımda bir fısıltı olarak başlayan bir soru ise giderek şiddetini ve tonunu arttırdı: Neden bu işi yapmıyorsun?

Çok uzun bir süre boyunca eğer böyle bir kariyer değişikliği yapmak istersem; artıları eksileri neler olur; gerekli yetkinlikleri elde etmek için maddi, manevi hangi fedakarlıklarda bulunmam gerekir diye kendi içimde muhakeme ettim. Açık konuşmak gerekirse çoğu zaman işin içinden de çıkamadım. Kariyer değişikliği, vaad ettikleri, yeni bir başlangıç yapmak kulağa çok heyecanlı ve romantik gelen şeyler; ancak bir yanda da buz gibi tedirgin edici bir gerçeklik var: kariyer değişikliğinin getirdiği büyük risk, yetkinliği elde etmek için yapılması gerekenlerin getireceği maddi yük ve kendi konfor alanının çok dışına çıkmak… Zaten millet olarak risk almak konusunda çekincemiz var; (Hofstede’ye selam olsun!) bir de bunun üzerine etrafımdaki hemen hemen herkesin “iyi şirkete kapağı atayım; maaşım garanti olsun” kafasında olması herhangi bir karar almamı iyiden iyiye zorlaştırdı.

Ancak bazen öyle bir an geliyor ki; insan kendi kendine şunu diyebiliyor: “Eğer bunu bugün yapmazsam; hayatım boyunca pişman olacağım.” Bunu gerçekten inanarak bir kez kendinize söyleyebildiğinizde; herşey o kadar açık ve net gözükmeye başlıyor; riskler o kadar kolay alınabilir gözüküyor ki… Ben de aynen bunu yaşadım. Eğer kendime bu şansı vermezsem bir ömür boyu “keşke” diyeceğim. Bunun farkındayım; bu sebeple artık karar vermiş bulunuyorum.

Şimdi önümde uzun bir araştırma süresi yatıyor. Kendime en uygun mobil uygulama dizayn/geliştirme programını seçip, uzun bir süreliğine yurtdışında gerekli eğitimi almayı düşünüyorum. Kanada ve Amerika’da süreleri 6 aydan 2 yıla kadar değişen programlar mevcut. Programların en güzel yanı ise;  mezun olduktan sonra kariyer danışma hizmetleri kapsamında bulundukları ülkelerdeki oyun stüdyolarında staj imkanları sağlıyor olmaları. İlk full-time iş deneyimini benzer bir şekilde Sabancı MBA’in kariyer danışmanlık hizmetleri sayesinde bulmuş biri için; bu son derece önemli. Yurtdışında iş bulmak çoğunlukla ilk başta bu şekilde şirketlerin “içine sızmakla” mümkün oluyor maalesef.

Bunları söylemekle beraber; hayatta her şey mümkün. Başarısız olmak da bunlardan biri. Kendimden elimden gelenden çok daha fazlasını yapacağım konusunda eminim; ama bazen bu bile yeterli olamayabiliyor. Böyle bir durum olursa; her zaman için kendi kariyerime dönüş yapabilirim ve bir sonraki gireceğim şirketin böyle bir maceraya atılışımı ve yurtdışı tecrübemi bir eksiklikten ziyade; pozitif bir durum olarak algılayacak ve artı haneme yazılacak bir durum olarak görecek bir şirket olmasını tercih ederim.

Yazının başında da söylediğim gibi; hayatım boyunca hobim olan teknoloji merakını hiç bir zaman hayatımı kazanacağım bir iş olarak görmemiştim; ancak biz kendi yolumuzu; kendimizden çok emin bir şekilde santim santim çizerken; hayat kenardan gülümsüyor ve çok küçük bir dokunuşla yıllardır var olan planları, hedefleri; bazen daha iyileri ile bazen ise daha kötüleriyle bir saniye içinde değiştiriyor. Bize düşen ise bu yeni yola kendimizi adapte edip, tekrardan çizmeye başlamak. Ta ki hayat tekrar gülümsemeye başlayana kadar…

bb5ea8f7ee377128fa1d08af2862fcae

Belgrad Gezi Notları

Tekrar yurtdışına çıkmak; birkaç senedir yapmak istediğim; ancak gerek imkansızlıklar sebebiyle gerek de gelecek planları sebebiyle bir türlü gerçekleştiremediğim hayallerimden biriydi. Son zamanlarda bu engellerden kurtulmam ile hayalimi gerçekleştirmek için kendimi yollara vurdum!

İstikamet olarak Belgrad’ı seçmemdeki kuşkusuz en büyük sebep Sırbistan’a vize olmaması. Sadece pasaportunuzu alıp 15 TL’lik yurtdışı çıkış harcını yatırmanız yeterli.

Gezi Planı

Ulaşım: Ulaşımı Pegasus ile sağladım. Biletleri seyahatten yaklaşık 2 ay önce, gidiş-dönüş 350 TL gibi bir fiyata satın aldım ki bence gayet uygun.

Konaklama: Birçok arkadaşımın tavsiyesinin aksine, Airbnb yerine booking.com’dan hotel rezarvasyonu yaptırdım ve Hotel Constantine the Great‘de kaldım. Constantine the Great Belgrad’daki en iyi otellerden biri; ancak diğer alternatiflere göre biraz tuzlu. Benim kaldığım 30.03 – 04.04 tarihleri arasında konaklama gecelik €80 civarındaydı; fakat dediğim gibi Belgrad’da çok çok daha ucuza yerler bulmak mümkün.

Gidiş

30.03 sabahı erkenden Sabiha Gökçen Havalimanı’na doğru yola çıktım. Uçak yaklaşık yarım saatlik rötar ile kalktı ve 1,5 saatlik bir yolculuğun ardından Nikola Tesla Havaalanı’na iniş yaptı. Uçağın çoğunluğu bir şirketin promosyon gezisi ile 2 günlük Belgrad turu için gelen insanlardan oluşuyordu. Uçakta bu gezi kapsamında gelmeyen bir avuç insandan biriydim. Bu pasaport görevlisi arkadaşların da dikkatini çekmiş olacak ki bu kafile ilen gelen abiler ablalar vızır vızır pasaport kontrolünden geçerken ben yaklaşık 20 dakika boyunca “Neden tek geldin?”, “Sırbistan ile ilgili ne biliyorsun?”, “Sırbistan’ı tercih etme sebebin ne?” gibi sorulara maruz kaldım. En son sorulan “Yanında ne kadar para var?” sorusuna “€1,000” cevabını verdiğim pasaport polisi arkadaş koca bir gülümseme ile “Welcome to Serbia!” dedi ve Sırbistan’a adımımı nihayet atabildim.

Pasaport kontrolünden geçip dışarı doğru yönlendiğinizde önünüze direkt birkaç kişi atlayıp “Taxi?” diye sormaya başlıyor. Bu arkadaş yüzünden kazıklanmanıza hiç gerek yok; çünkü çıkış kapısına yakın bir yerde “Taxi Information” bölümü bulunuyor. Buradaki görevlilere gideceğiniz adresi söylüyorsunuz; onlar da size bir fiş veriyor üzerinde kaç dinar (Sırbistan’ın resmi para birimi Sırp dinarı) ödeyeceğiniz yazılı olan bu fiş ile birlikte bir taksiye binerek kazıklanma riski olmadan otelinize ulaşabiliyorsunuz. Havaalanından otele yaklaşık 20 dakikalık mesafe için 1,800 dinar (=€15) ödedim.

Şehir

Belgrad Sovyetler dönemi havasını hala yaşatabilen; ancak çok hızlı bir şekilde değiştiği apaçık belli olan Tuna ve Sava nehirlerinin arasında bir Balkan şehri. 1,5 milyonluk nüfusa sahip şehirde dolandığım 5 gün boyunca trafik namına en ufak bir sıkışıklığa dahi rastlamadım. Şehir ayrıca son derece güvenli. Özellikle haftasonları gece 3 – 4 gibi bile insanlar rahatça etrafta dolanıyorlar.

Belgrade_at_night

Geceleyin Belgrad

İnsanlar

Sırplar son derece gururlu, sıcakkanlı ve yardımsever insanlar. Türklerle olan karmaşık tarihleri sebebiyle hem Türklerden çekindiklerini hem de Türklere korku/saygı arası bir duygu beslediklerini söyleyebilirim. Bunu özellikle Belgrad içindeki müzeleri ve tarihi yerleri gezdikçe çok daha fazla hissediyor ve fark ediyorsunuz.

Bir de Sırp kızlarının dillere destan güzellikleri var tabi. Ne yalan söyleyeyim; Sırbistan’a gitmeden önce arkadaşlarımın bu durumu biraz abarttıklarını düşünüyordum; ancak gidip kendi gözlerimle gördükten sonra ben de artık onlarla aynı fikirdeyim. Resident Evil filmlerinin başrol oyuncusu Milla Jovovich’in de baba tarafından Sırp asıllı olduğunu hatırlatalım.

4631_milla_jovovich

Milla Jovovich

Sırplar ırk olarak çok uzun boylular; erkeklerinin yanında 1,85’lik boyumla kendimi cüce gibi hissediyordum. Topuklu giyen kızların çoğunluğu ise neredeyse benimle aynı boya geliyordu.

Yemekler

Bir Türk olarak yemeklere karşı yabancılık yaşamayacağınızı size garanti edebilirim. Sırp mutfağı, Osmanlı boyunduruğu altında yaşadıkları zamanlardan kaldığını düşündüğüm bir şekilde inanılmaz derecede Türk mutfağına benziyor. Öyle ki geleneksel yemekleri bildiğimiz köfte yanında soğan ve domates. Yine de ilginç tatlar tadabileceğiniz mekanlar bulunuyor.

IMAG0191

Geleneksel Sırp Yemeği – Adını hatırlayamadım

Gezilip Görülmesi Gereken Yerler

Cumhuriyet Meydanı: Şehrin merkezi, bir nevi Taksim Meydanı.

IMAG0188

Cumhuriyet Meydanı’nda Selfie ile İmtihan

Knez Mihailova: Taksim metaforundan devam edersek, şehrin İstiklal Caddesi. Alışveriş, yeme-içme için en uğrak mekan, çoğunlukla kalabalık oluyor.

IMAG0189

Knez Mihailova, Nam-ı diğer Serbian İstiklal Street

Kalemegdan: Knez Mihailova caddesinin sonunda yer alan; şehirdeki kalenin ve önündeki parkın bulunduğu alan. Kelime de Türkçe’den Sırpça’ya geçmiş. Orjinali Kalemeydan. Kalemegdan Parkı halkın yürüyüş yapmak ve çimlerde oturmak için sıklıkla uğradığı bir mekan. Ayrıca bu parktan çok da güzel Tuna ve Sava Nehri manzarası seyredilebilir.

IMAG0210

Kalemegdan Parkı’ndan Panaromik Tuna ve Sava Nehirleri Manzarası

Kaleye doğru yaklaşıp burçların altından geçtikten sonra solunuzda kalan alanda Ordu Müzesi’ni (Military Museum), İşkence Aletleri Sergisini; sağınızda kalan alanda ise Belgrad Hayvanat Bahçesini ziyaret edebilirsiniz. Düz devam ederek kalenin avlusuna çıkabilirsiniz. Buradaki Kalemegdan Teras Restoran’da -eğer yer bulabilirseniz- bir bira içmenizi tavsiye ederim.

IMAG0206

Kalemegdan – İç Kısımlar

Skadarlija: Şehrin bir diğer turistik caddesi. Cağaloğlu taraflarına benzetmiştim ben ilginç bir şekilde. Buradaki mekanlar çok nezih ve yemekler çok lezzetli. Özellikle Dva Jelena restoranı, geyik eti gibi farklı tatlar tatmak isteyenler için ilginç bir seçenek olabilir.

IMAG0264

Turistik caddenin başında da çok cezbedici mekanlar bulunsa da; sonuna kadar gittikten sonra kararınızı verin

Usce: Şehrin Yeni Belgrad diye tabir edilen, Sava Nehri’nin kıyısındaki ve Kalemegdan’ın direkt karşısındaki parkın adı. Bu parkın en önemli özelliği nehrin üzerinde bulunan Belgrad’ın gece klüplerinin çoğunun burada olması. Buradaki gece klüpleri arasından benim önerim Splay Dragstore. İçerideki ortamı merak eden beyleri bayanları şöyle alalım.

Saint Mark’s Kilisesi: Nikola Tesla Müzesi’ne giderken bir parkın içinde keşfettiğim kilise. Park da biraz dinlenmek ve soluklanmak için ideal.

IMAG0216

Saint Mark’s Kilisesi – Havada bulut yok

Saint Sava Tapınağı: Sırplar için çok önemli bir ruhani lider olan Saint Sava’ya adanmış tapınak. Şehirin simgelerinden biri.

IMAG0249

Tüm heybetiyle Saint Sava Tapınağı

Nikola Tesla Müzesi: Nikola Tesla’yı bilmeyen yoktur diye düşünüyorum. Sırp asıllı dahiye adanmış, hayatından kesitler ve icatlarından nadide parçalar bulunan müze. Tesla Coil demonstrasyonunda acele edin ve bir florasını önceden kapın!

IMAG0230

Elektriğe hükmeden adam – Nikola Tesla

Sırp Tarihi Müzesi: Republic Square yakın mesafede bulunan, Sırp’ların geçmişten günümüze tarihlerinin anlatıldığı müze. Ara ara geçici sergiler de bulunuyormuş; ben Nikola Tesla gibi bir Sırp dahi olan Michael Pupin’in sergisine denk gelmiştim.

Belgrad 3 – 4 günlük bir seyahat için hem uzaklık, hem maddi, hem de manevi olarak en ideal yerlerden birisi. Aklınızda buraya gitmek ile ilgili en ufak bir tereddüt varsa; onları hemen savuşturun ve uçağa atlayın. Pişman olmayacaksınız.

Amsterdam notlarında görüşmek üzere.

Google Türkiye Ofisi’nde Admob Çalıştay’ına Davetliydim!

Geçen Temmuz ayının sonuna doğru, Admob’un Türkiye sorumlusu arkadaştan bir mail aldım. Kendisi Türkiye’ye gelmiş ve Admob üzerine bir çalıştay yapmaya karar vermiş. Bu çalıştaya benim gibim uygulama geliştirici arkadaşları davet etmiş. Hem Admob ile ilgili birinci elden bilgi almak, hem de diğer geliştirici arkadaşlar ile tanışmak için mükemmel bir fırsat olduğunu düşündüğüm için teklifi hemen kabul ettim.

22 Temmuz günü Google’un Türkiye ofisinde toplandık. Toplam 20 – 25 kişilik bir ekip çalıştaya katılmıştı. Herkes hemen hemen benim yaşlarımda. Konu da zaten belli olduğu için muhabbet kendiliğinden başlamış. Ben de muhabbete dahil oldum ve çalıştay başlayıncaya kadar muhabbet ettik. (Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim. Toplulukta bulunan en amatör geliştirici bendim. Benim dışımda herkes yazılımcıydı.)

Daha sonra çalıştaya geçtik. Öncelikle İrlanda’ya bağlanarak Google Admob Politikaları üzerine bir sunum ve soru & cevap bölümü oldu; daha sonra ise Admob ile kazançları arttırmak için neler yapılabilir; reklam yerleştirme, reklam gösterme frekansı için optimum değerler nelerdir gibi bir “en iyi yöntemler” bölümü oldu. En son da ise herkes özgür bir şekilde birbirlerinin uygulamaları hakkında konuşmaya başladı.

Bu çalıştayda hem bilindik gelen, hem de beni şaşırtan şeyler oldu:

Geliştiriciler Google Politikaları ile problem yaşıyorlar.

Bu beni şaşırtan durumlardan biri oldu. Şu zamana kadar bana Google’dan herhangi bir uyarı veya daha da radikal bir şekilde reklam yayınlamama engel gelmedi. Ancak çalıştaydaki çoğu arkadaş bu durumdan muzdaripti. Çoğunun en az bir kere uygulamasındaki reklam gösterimleri durdurulmuş. Buradaki temel problem, reklam gösterimleri durdurulmadan önce bir uyarı mailinin gelmemesi ve reklam gösterimleri durdurulduktan sonra gelen bilgi mailinde, gösterimlerin neden durdurulduğuna dair net bir açıklama yapılmaması. Dolayısıyla geliştiriciler deneme & yanılma şeklinde reklamları tekrar açtırma peşine düşmüşler. Admob sorumlusu arkadaş bunun sebebinin uygulama çeşitliğin çok fazla olması ve bu yüzden bir standart belirlenememesi olduğunu söyledi bizlere; ancak gelen maillerde daha fazla detay vermek için bir çalışma mevcutmuş Google içinde de.

Türkiye için eCPM’in çok çok düşük olması.

Ben ilk uygulamam “Süper Uzaylılar”ı yaptığım zaman reklamdan kazanç sağlamak için kesinlikle yurtdışı odaklı bir proje yapmak gerektiğini anlamıştım zaten. Türkiye’de hem gösterim, hem de tıklama için verilen birim fiyat gerçekten komik denecek kadar düşük. Şu durumda reklam üzerinden gelir yaratacak bir uygulama milyonlara gitmeyi hedeflemediği sürece kesinlikle ve kesinlikle yurtdışındaki kullanıcı kitlesini hedeflemesi gerekiyor. Google da eCPM’in Türkiye için çok düşük olduğunun farkında; ancak bu biraz da Türk reklam verenlerin mobil pazara kayışı fark edip, mobilde reklam vermeyi öncelik haline getirmesi ile çözülebilecek bir sorun maalesef.

Yeni Reklam Ürünleri, Native Reklamlar ve Yayınlanan Reklam Türleri Üzerinde Kontrol

Mobil uygulama kullanımın ve bu uygulamalardan elde edilen reklam gelirlerinin sürekli olarak artmasıyla beraber, pastadan pay almak isteyen reklam ağları da sürekli olarak yeni reklam ürünleri ortaya çıkarıyorlar. (Oyunlarda belli bir miktar oyun içi para kazanmak için reklam videoları izlediğiniz model, uygulamayı silmeye çalıştığınızda oyunla ilgili indirim ve teklifler sunan model vs.) Çalıştaydaki geliştirici arkadaşlar Admob’un bu konuda biraz yavaş kaldığını belirttiler ki bu konuda onlara katılmamak elde değil.

Bir diğer konu native reklam eksikliğiydi. Native reklamlar, uygulamalarınızın içine gömdüğünüz ve kendi kullanıcı deneyiminize ve tasarımınıza benzetebileceğiniz reklamlar demek oluyor kaba tabir ile.

Son olarak uygulamanızda hangi tür reklamların çıkabileceğine karar verme mekanizması eksikliğinden bahsedildi. Geliştiricilerin çoğu platform mobil olduğu için uygulama indirme reklamları göstermek istiyorlar uygulamalarında; ancak şu anda web sitelerine yönlendiren reklamlar da bolca çıkıyor karşımıza. Hali hazırda böyle bir opsiyonumuz yok.

İlk iki konu için Google yeni ürünlerin beta aşamalarında olduğunu ve Türkiye’den de büyük firmaların bu betalara katıldığını belirtti. Ancak son konu da Admob’un belli bir reklam havuzu olduğu ve reklamlar bu havuzdan servis edildiği için, direkt olarak reklam türlerine karar vermemiz en azından kısa vadede çok mümkün gözükmüyor.

Miktar > Kalite (!)

Geliştirici tarafında gördüğüm en büyük eksiklik ise genel olarak miktar ve adetlerin uygulama kalitesinin önüne geçtiği (yanlış) algısı.

Daha fazla uygulama yazalım, daha fazla reklam gösterelim, daha fazla kazanalım düz mantığı maalesef uygulamalarda çok işe yaramıyor. Reklamdan gelir kazanmak ve bu gelirin artan bir eğilim göstermesi için kullanıcıların uygulamayı düzenli olarak kullanması gerekiyor. Bunun için gerekli analiz araçları (Cohort Analizi) Google Analytics üzerinde bulunuyor.

Örnek vermek gerekirse, geliştirici arkadaşların tam sayfa reklamları her 3 – 5 dakikada bir gösterdiğini görünce ben şok oldum. Ben kendi uygulamamda tam sayfa reklamları 24 saatte sadece 1 kere gösteriyorum ve buna rağmen insanlar çok fazla reklam olduğundan şikayet ediyorlar. 3 – 5 dakikada bir tam sayfa reklam gösteren bir uygulamanın yine  “3 – 5 dakika” içinde silinmesi bence kaçınılmaz.

Bir diğer dikkat çeken nokta ise genel olarak arkadaşların uygulamarına pazarlama desteği vermemeleri. Tabi ki bu işi yapanlar var; ancak çoğu sadece birkaç kere Facebook gibi ağlara uygulama indirme reklamları çıkmışlar. Sosyal medya (Instagram, Twitter, Facebook, Tumblr) kullanımı benim takip edebildiğim kadarı ile yoktu. Oysa bu tip tamamıyla ücretsiz pazarlama faaliyetleri ile günlük indirme adetlerini belli bir seviyeye taşımları işten bile değil.

Genel olarak çalıştaydan aklımdan kalanlar bu şekilde. Böyle rahat bir ortamı olan bir çalıştayda gerçekten işin içindeki insanlarla tanışmak çok keyifliydi. İleride de böyle etkinliklerin olması temennisiyle…

Marvel’ın “Süper Kahraman Filmi Tarifi”nin Artık Kabak Tadı Vermiş Olması ve DC’nin Atağı

Eskiden süper kahraman filmleri, sadece bu karakterlerin ünlerini ve hayran kitlelerini kullanıp, ucuz yoldan para kazanmak için çekilirdi. 90’lardaki Batman filmleri bu duruma verilecek en güzel örnekler.

Batman & Robin filmi o kadar kötüydü ki, filmin yönetmeni Joel Schumacher daha sonradan hayranlardan özür diledi.

Batman & Robin filmi o kadar kötüydü ki, filmin yönetmeni Joel Schumacher daha sonradan hayranlardan özür diledi.

Neyse ki Marvel ve DC, aradan geçen zamanda hakkı verilerek ve gerçek bir prodüksiyon ile aslında çok daha kaliteli (=daha kazançlı) filmler yapılabileceğini fark etti. Bu sayede Batman Üçlemesi ve Iron Man (1. filmi tabi ki) gibi filmleri izleme fırsatı bulduk. Ancak, özellikle Marvel o kadar iyi bir “film tarifi” hazırladı ki; son yıllarda bu tarifi neredeyse hiç değiştirmeden, birbirinin çok benzeri filmler yaparak milyarlarca dolar kazandı. Buraya kadar her şey iyi ve güzel; ama maalesef bir sorun var: bu tarif ile hazırlanan filmler son derece tahmin edilebilir bir hal aldı ve daha da önemlisi artık kabak tadı verdi.

Avengers Marvel'ın en başarılı filmleri arasında

Avengers Marvel’ın en başarılı filmleri arasında.

Peki ama Marvel’ın Efsanevi “Süper Kahranaman Tarifi” Nedir?
Aslında tarif gayet basit; bi’ Coca-Cola tarifi değil. Buyrun:

– Hollywood’un en ünlü (sadece aktörlük anlamında değil, aynı zamanda en güzel ve yakışıklı) aktörlerinden bir avuç,
– İnsanı hayrete düşüren ve “Vay anasını” dedirten görsel efektlerden bir büyük su bardağı,
– Filmin en stresli ve keşmekeş zamanlarında yapılan ince espirilerden bir çay kaşığı,
– Zoraki ve imkansız aşklardan bir çorba kaşığı,
– Fragmanlarda çetin ceviz anti-kahraman olarak gözüken; ancak filmin ilk 15 dakikasında ne kadar laçka olduğu ortaya çıkan düşmanlardan bir küçük su bardağı,
– Her türlü modern ve geleneksel (içerik) pazarlama tekniklerinden bir kazan,

İşte bu! İzlediğiniz herhangi bir Marvel filmini düşünün; hangisi bu kriterlere uymuyor?

Marvel bu kriterleri kullanarak, farklı senaryolara sahip; ama aslında özünde ve tonunda aynı olan klon filmler üretmeye başladı ve artık bu, izleyecilerin de yavaş yavaş dikkatini çekmiş olmalı ki Yenilmezler: Ultron Çağı (Avengers: Age of Ultron) ilk Yenilmezler filmi kadar bir yaygara koparamadı. Evet, hala filmi izlerken keyif alıyorum; eğleniyorum; fakat filmden çıktıran sonra film ile ilgili hiç bir şey aklımda kalmıyor maalesef. Beynimde sadece “Marvel” filmi diye kodlanıyor.

Bir yandan ise, madalyonun DC yüzünde çok daha farklı ve güzel şeyler oluyor aslında.

Daha fazla övmeden şunu söyleyeyim; Batman vs Superman filmine karşı çok derin bir önyargı besliyorum. Bunun sebebi ise hem, Henry Cavill’in oynadığı bir önceki Superman filmini (Man of Steel) beğenmemiş olmam ve Ben Affleck’in filmin ilk fragmanında sesini Christian Bale gibi pes bir şekilde çıkarmaya çalışmasının büyük etkisi var. Tabi ki izlemeden asla kesin bir yorum yapamam. Dolayısıyla heyecanım bu filmden ötürü değil.

Beni asıl meraklandıran ve umutlandıran film 2016’da izleme fırsatına erişeceğimiz Suicide Squad. Kısa bir süre önce film ile ilgili ilk görüntüler gelmeye başladı ve itiraf etmeliyim ki bayıldım. Jared Leto’nun Joker olarak görüntüsü, Margot Robbie’nin Harley Quinn’e cuk diye oturması ve Will Smith’in Deadshot olarak tanıyamadığımız hali… Sırf bu görüntülerden bile filmin tonunun herhangi bir Marvel filmine göre çok daha karanlık olacağı belli. Hatta şu şekilde sınıflandırmakta bir sıkıntı görmüyorum: “Yetişkinler için Süper Kahraman Filmi”

Margot Robbie = Harley Quinn

Margot Robbie = Harley Quinn

Peki, DC Marvel’ın bu süper tarifinden tamamen farklı mı davranıyor? Tabi ki hayır. Örneğin; “Hollywood’un en ünlü aktörlerinden bir avuç” maddesini kendileri de hali hazırda kullanıyorlar ve “İnsanı hayrete düşüren ve “Vay anasını” dedirten görsel efektlerden bir büyük su bardağı” maddesini de kullanacaklarını varsaymak çok da yanlış olmaz. Bunların haricinde ne yapacakları önemli. Örneğin, gerçekten hem tırsıp, hem de sevebileceğimiz Heath Ledger Joker’i gibi bir Joker yaratmayı başarabilecekler mi? Veya senaryo ile bizi Kara Şövalye’de olduğu gibi, ağzımız bir karış açık sinemadan uğurlayabilecekler mi?

Hepsini 2016’da göreceğiz. Hamle sırası sende DC.

Eğer Yıldızlararası (Interstellar) ile İçinizdeki Uzay Aşkı Coştuysa…

Yıldızlararası benim için tartışmasız 2014’ün en iyi filmiydi. Zaten filmin aldığı IMDB ve Rotten Tomatoes notları bunu doğruluyor. Özellikle Hobbit: Beş Ordunun Savaşı ve Açlık Oyunları: Alaycı Kuş – Bölüm 1’in yarattığı hayal kırıklığı ve hezimetten sonra, bu kadar ilham verici bir film ilaç gibi gelmişti.

Eğer siz de Yıldızlararası’nı izledikten sonra, içinizde uzay ile ilgili içerik tüketmeye dair bitmek tükenmek bilmeyen bir hisse kapıldıysanız, aşağıda önerdiğim filmlere, dizilere ve belgesellere göz atmalısınız.

Kozmos: Bir Uzay Serüveni: Neil DeGrasse Tyson’ın efsanevi anlatımıyla, kozmos sizi uzayın derinliklerine götürüyor. Her izleyicinin kolaylıkla anlayabileceği bir dil kullanmaya özen gösteren belgeseli HD/UHD bir TV’de izleyip, görsellerinin hakkını vermenizi tavsiye ediyorum.

Yıldız Savaşları (Star Wars): Yorum yapmaya gerek yok.

Galaksinin Koruyucuları (Guardians of the Galaxy): Marvel’ın üvey evladı konumundaki Galaksinin Koruyucuları evreninin ilk filmi beklentilerin çok üstünde çıkınca gişe patlaması yaşadı ve hemen ikinci filminin çekimleri başladı. Biraz daha mizahi bir tonda uzay filmi izlemek isteyenler için ideal. Groot!

Star Trek (2009) & Star Trek: Karanlığa Doğru (Into Darkness): Benedict Cumberbatch’in Khan rolünde olduğunu bilmek izlemek için yeterli sebep sanırım.

Wall-E: Çoktan DVD kütüphanelerimizde yerini almış olsa da, Wall-E bir uzay animasyonu klasiğidir.

Yerçekimi (Gravity): Her ne kadar ben (özellikle bilimsel gerçeklik bakımdan tutarlı olmadığından) sevmesem de; bir çok oskar almış bir film olduğu için bahsetmeden geçmek olmazdı.

Battlestar Galactica: 2004 – 2009 yılları arasındaki bilimkurgu dizileri arasında en çok izlenilen dizidir Battlestar Galactica. İzlemediyseniz hemen başlamanız gerek!

Tabi ki daha bahsedilebilecek binlerce içerik var; ancak bunlar benim favorilerim. Özellikle Kozmos: Bir Uzay Serüveni’ni her insan evladının izlemesi gerektiğini düşünüyorum.

Son olarak, her ne kadar konuyla çok alakalı olmasa da, kafayı uzay ile bozmuş bir müzisyenden ve bir de müzik grubundan bahsetmek istiyorum: Gayet Su Akyol ve Bubi Tuzak. Aslında Bubi Tuzak elemanları hem Gaye’nin arkasında çalıyorlar; hem de ayrı olarak bir gruplar. En güzel ortak yanları ise yurtdışındaki arkadaşların değerlendirdikleri gibi “sci-fi arabesque” yapmaları. Ciddi anlamda uzay saplantıları olan bu arkadaşların neredeyse her şarkılarında bir uzay göndermesi bulmak mümkün. Zaten Bubi Tuzak’ın ilk ve tek albümün adı da Uzay Yolları Taştan. Ne demek istediğimi daha iyi anlamak için aşağıdaki müzik videolarını izleyebilirsiniz!

Bubi Tuzak – Talebe

Gaye Su Akyol – Develerle Yaşıyorum